islamiyet hakkında merak ettikleriniz...ettiklerimiz...

Şahsiyet

Cumartesi, Kasım 5, 2005

Şahsiyet

Her insandaki "şahsiyet" /kişilik, "zihniyet" ve "nefsiyet’"ten meydana gelir. Kişinin şeklinin, cisminin, boyunun posunun şahsiyetle ilgisi yoktur. Bunların hepsi kabuklar, dış görünüşlerdir. Dış görünüşlerin insanın şahsiyetine etki ettiğini veya kişiliğini belirleyen faktörlerden olduğunu sanmak yüzeyselliktir. Çünkü insan, aklı ile ayırt edilir. İnsanın davranışları onun "geri kalmışlığının" veya "kalkınmışlığının" delilidir. İnsanın hayattaki davranışları "mefhum"larına göredir. Dolayısıyla insanın davranışları ayrılmaz bir şekilde kesin bir bağ ile "mefhum"larına bağlıdır. Davranışlar; insanın içgüdü ve uzvi/organik ihtiyaçlarını doyurmak için yaptığı işlerdir. İnsan, ihtiyaçlarını doyurmak için zorunlu olarak kendisinde var olan "eğilim"lere göre hareket eder. Bu nedenle insanın "mefhum"ları ve "eğilim"leri şahsiyetinin temel direkleridir. Öyleyse mefhumlar nelerdir, nelerden meydana gelir ve sonuçları nelerdir? Eğilimler nelerdir, eğilimleri ortaya çıkartan faktörler ve eğilimlerin etkileri nelerdir? gibi soruların açıklanmasına gerek vardır.

Mefhumlar, kelimelerin anlamları değil, fikirlerin anlamlarıdır. Kelimeler, bazen vakıası bulunan bazen de vakıası bulunmayan manalara delalet eder. Örnek olarak;

Bazı adamları güreşe kalkıştığında

Omuzlarını geniş vücutlarını iri görürsün.

Üzerine hak bir dava yüklediğinde

Omuzlarının çöktüğünü

Çarpışmayı terk ettiğini görürsün.

Bu mısraları söyleyen şairin yazdığı şiirin manasını anlamak için her ne kadar düşüncede derinleşmek ve aydın düşünmek gerekse de, şiirdeki bu mısraların hissedilen bir vakıası vardır. Ancak bir de aşağıdaki şiirde ortaya konulan ifadelere bakalım.

Dediler ki; Savaşçı bir vuruşta

İki süvariyi mızrağa dizer de,

Savaş günü onu yüce görmez mi?

Ben de derim ki;

Eğer onun mızrağının Uzunluğu bir mil olsa

Süvarilerden bir mil boyu ölü dizecektir.

Bu şiirde ortaya konulan ifadelerin vakıası yoktur. Çünkü övülen savaşçı bir vuruşta iki süvariyi öldürmediği gibi bunu soran da olmadı. Üstelik bir mil uzunluğunda bir mızrak olmadığı gibi süvarileri dizmesi de mümkün değildir. Cümlelerle ortaya konulan bu anlamlar açıklanıp kelimeleri de yorumlanabilir. Ortaya konulan fikrin manasına gelince: Kelimenin içerdiği anlamın vakıası varsa, yani doğrulanan ve hissedilen bir şey gibi zihin onu tasavvur edebiliyor ve his de onu algılayabiliyorsa, zihninde tasavvur eden ve doğrulayan kimsede bu anlam mefhum haline gelir. Kendisi okusa veya bir başkası tarafından kendisine anlatılsa veya duysa dahi, anlamı zihninde tasavvur edemediği ve algılayamadığı sürece mana onda mefhum haline gelmez. Bu nedenle kişi, ister okuyarak isterse duyarak algılasın, sözleri fikri olarak alması gerekir. Yani cümlenin anlamını kendi istediği şekilde ve kelimelerle değil, cümlenin delalet ettiği anlamlara göre anlaması gerekir. Aynı zamanda bu anlamların vakıasını da zihninde somut bir şekilde kavramalıdır ki, vakıayı teşhis edebilsin ve anlamlar birer mefhum haline gelebilsin.

"Mefhum"lar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır. Bu vakıa, ister dışarıda hissedilen bir vakıa olsun isterse hissedilen bir vakıaya dayalı olarak dışarıda var olduğu tam bir teslimiyetle kabul edilen bir vakıa olsun, zihinde idrak edilebiliyorsa bunlar birer mefhumdurlar. Bunların dışındaki cümlelerin ve kelimelerin anlamları mefhum olarak isimlendirilemez. Bunlar ancak soyut bilgilerdir.

Mefhumlar, ya vakıayı bilgilerle ya da bilgileri vakıayla ilişkilendirmekle meydana gelir. Bu oluşum vakıa ve bilgileri birbiri ile ilişkilendirme anında vakıa ve bilgilerin ölçüldüğü kaide veya kaidelere göre daha da netleşir. Yani vakıa ve bilgileri birbiriyle ilişkilendirme anındaki akletmesi, kavraması oranında billurlaşır. Böylece kişide, cümleleri ve sözleri anlayacak, somut vakıasıyla manaları idrak edecek ve bunlar hakkında hüküm verecek zihniyet meydana gelir. Buna göre zihniyet, bir şeyi akletme, idrak etme keyfiyetidir. Bir başka anlatımla zihniyet, tek bir kaideye veya belirli kaidelere göre vakıanın bilgilerle veya bilgilerin vakıayla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir. İşte bu nedenle İslami zihniyet ile; komünist zihniyet, kapitalist zihniyet, karışık zihniyet ve düzenli zihniyet arasında fark vardır. Kişi de var olan mefhumların neticeleri ile insan, idrak ettiği vakıaya yönelik davranışlarını, vakıaya yönelme veya ondan yüz çevirme şeklinde görülen eğilimini belirler ve eğilimlerini seçkin bir eğilim ve zevk haline getirir.

"Eğilim"ler, ihtiyaçlarını doyurmak istediği eşyalar hakkında insanda var olan mefhumlarla bağlantılı olarak, ihtiyaçlarını doyurmaya yönelten yönelticilerdir. İnsandaki meyiller, organik ihtiyaçları ve içgüdüleri doyurmayı gerektiren dinamik güç/hayati güç tarafından ortaya çıkartılır. Bağlantı bu güç ile mefhumlar arasında olur.

Tek başına bu meyiller/eğilim yani hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olan yönelticiler insanın nefsiyetini/"davranış biçimini" oluşturur. "Nefsiyet", içgüdüleri ve organik ihtiyaçları doyurma keyfiyetidir. Diğer bir ifade ile, ihtiyaçları doyurmaya yönelten faktörlerin mefhumlarla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir. Nefsiyet, hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olarak, eşya hakkında insanda var olan mefhumlarla, insanın içinde doğal olarak var olan yönelticiler arasındaki bağlantından meydana gelen zorunlu bir sentezdir.

İşte bu "zihniyet"/düşünüş biçimi ve "nefsiyet"/davranış biçimi ile "şahsiyet" oluşur. Akıl ve idrak insanın fıtratında bulunmasına, her insanda kesin olarak var olmasına rağmen zihniyet, ancak insanın fiili ile meydana gelir. Meyiller de insanla beraber yaratılmış olmasına ve her insanda kesinlikle bulunmasına rağmen nefsiyet de insanın fiili ile oluşturulur. Ancak bilgiler ile vakıayı birbirine bağlama esnasında, bunları ölçmede kullanılacak kaide veya kaidelerin bulunması ile netleşir ve mefhum haline gelir. Yöneltici faktörler ile mefhumlar arasında meydana gelen sentez, yönelticileri billurlaştırır ve eğilim/meyil haline getirir. Bağlama anında insanın bilgileri ve vakıayı ölçmede kullandığı kaide veya kaideler nefsiyetin ve zihniyetin oluşumunda yani belirli bir şahsiyetin oluşumunda en büyük etkendirler. Zihniyetin oluşumunda kullanılan kaide ve kaideler, nefsiyetin oluşumunda kullanılan kaide veya kaidelerle aynı olmazsa insanda bulunan zihniyet ve nefsiyet birbirinden farklı olur. Çünkü o zaman insan, eğilimlerini iç dünyasında var olan kaide veya kaidelere göre ölçer. Yöneltici faktörlerini zihniyetini oluşturan mefhumların dışındaki mefhumlarla bağlar. Bu durum da ise fikirleri ile eğilimleri başka başka, birbirine zıt, farklı olur. Böylece seçkin olmayan bir şahsiyete sahip olur. Çünkü kelimeleri ve cümleleri anlayışı, vakıayı idrakı, eşyaya olan meylinden farklı bir şekilde meydana gelmektedir.

Bu nedenle şahsiyetin tedavi edilebilmesi ve seçkin bir şahsiyetin oluşturulabilmesi, insanın zihniyeti ve nefsiyeti için aynı anda ancak tek bir kaidenin bulunması ile gerçekleşir. Yani bağlantı kurma esnasında bilgilenme ve vakıayı değerlendirmede kullanılan kaidenin, yönelticilerle mefhumlar arasındaki sentezin sağlanmasında da aynen kullanılmasıyla tek bir kaide ve tek ölçü üzere seçkin bir şahsiyet oluşur.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

İslâmî Şahsiyet

Cumartesi, Kasım 5, 2005

İslâmî Şahsiyet

İslâm, diğer şahsiyetlerden tamamen farklı ve seçkin bir şahsiyet oluşturmakla insanı eksiksiz bir şekilde tedavi etmiştir. İslâm, İslâm akidesini, üzerine fikirlerini oturtacağı ve bu esasa göre de mefhumlarını oluşturacağı “fikri kaide” haline getirmiştir. İslâm akidesiyle ölçmek suretiyle doğru fikir ile yanlış fikir birbirinden ayırt edilir. Fikri kaide olmasından dolayı fikirler, İslâm akidesi üzerine bina edilir. Bu akide üzere zihniyet meydana gelir. İnsan, bu fikri kaide ile seçkin bir zihniyete sahip olur. Kendinde fikirler için doğru ölçüler bulunur. Böylece fikir sapmasından emin olur. Bozuk fikirleri reddeder. Doğru fikir ve sağlam bir kavrayış üzerinde kalır.

Aynı zamanda İslâm, insanın içgüdü ve organik ihtiyaçlarından kaynaklanan davranışlarını, bu akideden çıkan şer’i hükümlere göre dosdoğru bir şekilde tedavi eder. İç güdüleri en güzel bir şekilde düzenleyip onları ne baskı altında tutar ne de tamamen salıverir. İnsan için, huzur ve istikrar sağlamaya yönelik olarak ihtiyaçlarını birbiriyle uyumlu bir şekilde doyurabileceği bir ortam hazırlar. İslâm, İslâm akidesini akli bir akide olarak düzenledi. Böylece İslâm akidesi, fikirleri ölçmek için fikri kaide olmaya elverişli hale geldi. Aynı zamanda bu akideyi, insan, hayat, kâinat hakkında külli bir fikir haline getirdi. Bu külli fikir ile kâinatta yaşayan canlı bir varlık olan insanın içindeki ve dışındaki problemlerini çözüme kavuşturdu ve İslâm’ı, genel bir mefhum olmaya elverişli hale getirdi. Yani İslâm’ı, yönlendirici faktörler ile mefhumlar arasında sentez sağlama işlemi esnasında doğal olarak kullanacağı, eğilimleri için bir esas olarak alabileceği ölçü haline getirdi. Böylece İslâm, insanda, mefhumları ve eğilimleri için kesin bir ölçü olarak kullanabileceği, aynı anda zihniyeti ve nefsiyeti için de geçerli olabilecek kesin bir kaide meydana getirdi. Bu şekilde de diğer şahsiyetlerden tamamen farklı seçkin bir şahsiyet oluşturdu.

Buna göre İslâm’ın, İslâm akidesi ile İslâm şahsiyetini oluşturduğunu, aynı akide ile insanın zihniyetini ve nefsiyetini meydana getirdiğini görüyoruz. Bundan dolayı İslâmi zihniyet, yalnızca İslâm’a göre düşünen zihniyettir. İslâmi zihniyet sadece düşünen ve bilen zihniyet değil, hayat hakkındaki düşünceleri için genel ölçü olarak sadece İslâm’ı ölçü kabul eden zihniyettir. Hem ameli, hem de vakıa ile ilgili düşüncelerinin tamamı için İslâm’ı ölçü olarak ele almadıkça insanda İslâmi zihniyet/düşünüş biçimi meydana gelmez.

İslâmi nefsiyet ise bütün eğilimlerini İslâm esası üzerine kuran nefsiyettir. Yani sadece şiddetli ve tutucu bir şekilde kendisini ibadete vermek değil, doyurulmak istenen ihtiyaçlarının tamamı için yalnızca İslâm’ı genel ölçü haline getiren nefsiyettir. Pratikte ve gerçekte ihtiyaçlarının tamamını İslâmi ölçülere göre doyuran kimsede İslâmi nefsiyet meydana gelir. Alim veya cahil oluşuna bakılmaksızın farzları ve mendupları yerine getiren, haramları ve mekruhları terk eden veya bunlarla beraber müstehab olan itaatları yapan ve şüphelerden kaçınan kimsede, bu zihniyet ve nefsiyet ile “İslâm şahsiyeti” oluşur. Bu tür niteliklere sahip olan herkeste “İslâm şahsiyeti”nin varlığından bahsedebiliriz. Çünkü İslâm’a göre düşünen ve hevasını İslâm’a uyduran herkes İslâm şahsiyetine sahiptir.

Evet İslâm, bu zihniyetin gelişmesi, her fikri ölçmede yeterli güce sahip olabilmesi için kişinin İslâm kültüründen daha fazla beslenmesini emretmektedir. Yine İslâm, İslâm’a ters düşen her eğilimi reddedebilme gücüne sahip olabilmesi ve bu nefsiyeti kuvvetlendirebilmesi için farzlardan öte şeyleri, mendupları ve mustehapları yapmayı emretmekte ve haramlardan öte şeyleri, mekruhları da yasaklamaktadır. Ancak bütün bunlar şahsiyeti yükseltmek ve en üst seviyeye ulaştırma yolunda yürümek için vardır. Fakat bu ifade, bu niteliklere sahip olmayanlarda İslâm şahsiyetinin olmadığı anlamına gelmez. Davranışları ile İslâm’a bağlı kalan avamdan kimseler ve sadece farzları yerine getirmek, haramları da terk etmekle yetinen eğitim görmüş kimseler de İslâm şahsiyetine sahiptirler. Her ne kadar kuvvet bakımından aralarında fark olsa da bunların tamamı İslâm şahsiyetine sahip kimselerdir. Bir insanın İslâmi şahsiyete sahip olmasına hüküm verirken önemli olan, kişinin düşüncelerine ve eğilimlerine İslâm’ı esas kılmasıdır. İslâmi şahsiyetler, İslâmi zihniyetler ve İslâm’ı nefsiyetler arasındaki farklılıklar da buradan kaynaklanmaktadır. “İslâmi şahsiyeti” melek olarak tasavvur eden bir çok kimse de bu nedenle yanılmaktadır. Kesinlikle insanlar arasında melek bulunmadığı halde melekler arayanların topluma vermiş oldukları zarar gerçekten de pek büyüktür. Hatta kendilerinde bile böyle bir özelliği bulamadıkları için ümitsizliğe düşmekteler ve ellerini Müslümanlardan çekmektedirler. Bu hayalciler İslâm’ın ancak hayal olduğunu, İslâm’ın yüksek ideallerden ibaret olduğunu dolayısıyla insanın İslâm’ı hayatta uygulamasının ve bu uygulamalara sabretmesinin mümkün olmadığını ispatlamaya çalışırlar. Böylece insanlar İslâm’dan, yüz çevirmekte bir çoklarını İslâm’ı yaşamaktan uzaklaştırarak onları amelde felce uğratmaktadırlar. Halbuki İslâm, uygulanmak için gelmiş pratik bir din olup vakıadaki problemleri tedavi eden, uygulanması zor olmayan bir dindir. Kişi İslâm akidesini idrak ettikten sonra İslâmi şahsiyete sahip olunca, insandaki düşünce ne kadar zayıf olursa olsun veya içgüdü ve organik ihtiyaçları ne kadar kuvvetli olursa olsun her insan İslâm’ı kolaylıkla kendisine uygulayabilir. Çünkü, İslâm akidesini mefhumları ve eğilimleri için ölçü olarak almakla ve bu doğrultuda yürümekle kesinlikle İslâm şahsiyetine sahip olur. Artık bundan sonra yapacağı şey zihniyetini geliştirmek için İslâmi kültürünü, nefsiyetini kuvvetlendirmek için de itaatını artırmak, yükselme yolunda yürümek, bu yolda sebat göstermek, hatta yücelerin yücesine yürümektir. Çünkü o, fikirlerini İslâm akidesi ile tedavi etmiştir. İslâm akidesini, hayat hakkındaki fikirlerini üzerine bina edeceği fikri kaide haline getirmiştir. İslâm akidesini, üzerine düşüncelerin oturtulacağı fikri kaide haline getirip, fikirleri İslâm akidesi ile ölçtüğünde doğru fikir ile yanlış fikir arasında ayırımı yapabilecek kimse olur. Böylece fikir hatasına düşmekten emin olur. Bozuk fikirlerden kendisini korur, doğru fikir ve sağlam idrakla başbaşa kalır. Meyillerini şer’i hükümlere göre tedavi etmekle de içgüdü ve organik ihtiyaçlarından kaynaklanan amellerini tedavi anında, içgüdüleri yok ederek, baskı altında tutarak veya tamamen başıboş bırakarak değil, onları düzene sokarak dosdoğru bir şekilde tedavi etmiş olur. İnsan için, açlıklarının tamamını birbiriyle uyumlu, insanda istikrar ve huzur sağlamaya yönelik bir şekilde doyuracağı ortam hazırlar. Böylece akla ve delile dayalı olarak İslâm’a sımsıkı sarılan Müslüman, İslâm’ı eksiksiz bir şekilde hayatında uygular ve Allah’ın hükümlerini doğru şekilde anlar. Üstelik bu Müslüman, İslâm akidesini düşüncelerine esas almakla İslâmi zihniyete sahip, İslâm akidesini meyilleri için esas almakla da İslâmi nefsiyete sahip olur. Diğer şahsiyetlerden apayrı bir şahsiyet haline gelir. Bu nedenle İslâm şahsiyetine sahip olanlar için özel sıfatlar vardır. İnsanlar arasında bu ayrıcalıkları ile tanınırlar ve onlar adeta insanlar içinde özel alametleri ile belirginleşirler. Müslümanın sahip olduğu bu sıfatlar, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlı kalmasının ve Allah ile olan bağını idrak etmesine binaen, amellerini Allah’ın emir ve yasaklarına göre yürütmesinin kesin sonucudur. Bu nedenle Müslüman, şer’i hükümlere ancak Allah’ın rızasını kazanmak için bağlanır.

Müslüman, İslâmi zihniyete ve İslâmi nefsiyete sahip olduğu zaman, kendinde merhameti ve sertliği, takvayı ve nimetleri bir arada toplayabilen, hayatı doğru bir şekilde anlayan, gerektiği kadar dünyaya yönelen, ahireti kazanmak için bütün gücüyle çalışan aynı anda hem asker hem de lider olmaya elverişli şahsiyet olur. Ona ne dünyaya tapanların sıfatları, ne Hint çilekeşliği (fakirliği) ne de dünyadan elini eteğini çeken kimsenin hali etki edebilir. O, cihadda kahraman iken aynı zamanda mihrabın dostudur. Güçlü olduğunda da mütevazidir. Liderlik ile fakihliği, ticaret ile siyaseti bir arada barındırır. Onun özelliklerinin en üstünü onu yoktan yaratan yaratıcısı Allah’ın kulu olmasıdır. Bunun için onu, namazında huşuda, yüreği Allah korkusu ile dolu, boş sözlerden yüz çeviren, zekâtını veren gözünü haramdan çeviren, kendisine verilen emanetleri muhafaza eden, ahdine vefakâr, verdiği sözü yerine getiren ve Allah yolunda cihad eden bir kimse olarak bulursun, İşte Müslüman budur. İşte mü’min budur. İnsanı, insanoğlunun en hayırlısı kılan, İslâm’la yoğrulmuş İslâm şahsiyeti işte budur.

Allahu Teâla Kur-an’ı Kerim’de Allah’ın Rasülünün, ashabının, mü’minlerin, Rahman’ın kullarının ve mücahitlerin sıfatlarını zikrettiği bir çok ayette bu şahsiyeti böylece nitelemektedir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Muhammed Allah’ın Rasülüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı sert zorlu, kendi aralarında merhametlidirler." Fetih: 29

"İlk Muhacir’ler ve Ensar’dan kişilerle ihsan ile onlara uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah’tan hoşnutturlar." Tevbe: 100

"Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır. Ki onlar namazlarında huşu içindedirler. Onlar boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler." Muminun: 1-4

"Rahman’ın kulları onlardır ki, yeryüzünde mütevazi olarak yürürler, bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman selam deyip geçerler. Onlar ki gecelerini Rab’ları için secdeye vararak ve kıyama durarak geçirirler." Furkan: 63-64

"Fakat peygamber ve ona iman etmiş olanlar; mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Bütün hayırlar işte onlarındır. Ve işte onlar felaha erenlerin kendileridir. Onlar için Allah, içinde ebedi kalacakları ve zemininde ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük kurtuluştur." Tevbe: 88-89

"Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, Allah yolunda seyahat edenler, rukü edenler, marufu emredenler, münkeri nehy edenler, Allah’ın hududunu koruyanlardır. Mu’minleri müjdele." Tevbe:112

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Şahsiyetin Oluşturulması

Cumartesi, Kasım 5, 2005

Şahsiyetin Oluşturulması

Eşyaları belirli bir keyfiyete göre idrak eden insanda belirli bir zihniyet oluşur. Eşya hakkındaki mefhumlarla kesin bir sentez yoluyla billurlaşmış halde bulunan, açlıkları doyurmaya sevk eden yönelticileri, hayat hakkındaki belirli mefhumlarla bağladığında, belirli bir nefsiyet oluşur. Hayat hakkındaki mefhumları ile, eşyaları idrak ederken ve bunlara meyil gösterirken esas aldığı mefhumlar birleştiğinde belli bir şahsiyete sahip olur. Böylece şahsiyet, eşyaları akletme ve yönelme esnasında insanda tek esasa dayalı tek yön belirlemektir. Buna binaen insandaki “fikirleri” ve “meyilleri” tek bir esasa göre oluşturmakla şahsiyet oluşur. Bu esas ise bazen tek olur, bazen de çok sayıda olur. Eğer çok sayıda olursa, fikir ve meyiller için adeta birçok kaide konulmuş olur. Bu durumda da şahsiyet vardır. Ancak bu şahsiyetin rengi belli değildir. Düşünce ve meyiller için yalnızca tek bir esas konulduğunda meydana gelen insan şahsiyetinin rengi ise bellidir. İnsan için gerekli olan şahsiyet de budur. Fertler belirli özelliklerle donatılmaya kalkışıldığında uğraşılması gereken şey de budur. Zaten her ne kadar genel olan her fikir, fikir ve meyiller için esas olabilirse de, bu bütün eşyalar için değil ancak bir takım şeyler için mümkün olur. Her genel fikir, insan hayat ve kâinat için bir fikir özelliğini taşımadıkça bütün şeyler için kapsamlı bir esas olmaya elverişli olamaz. Çünkü külli fikir, bütün fikirlerin üzerine oturtulacağı ve bütün bakış açılarını belirleyen fikri kaidedir. Çünkü o, hayat işlerinin düzenlenmesi ile alakalı fikirleri kendisine bağlamaya elverişli ve hayatta insanın davranışlarını etkileyen yegâne akli akidedir.

Şu var ki, her külli fikrin yani akli akidenin, eğilimler ve tefekkür için kapsamlı ve genel bir esas olmaya elverişli olması onun doğru bir temel düşünce olduğu anlamına gelmez. Doğru olup olmadığına bakılmaksızın onun esas olmaya elverişli olduğu anlamına gelir. Bu esasın doğru olup olmadığının delili, insan fıtratına uygunluğudur. Akli akide insan fıtratına uygun ise o, doğru bir akide, düşünce ve meyiller için, yani şahsiyetin oluşması için doğru bir esastır. Eğer insan fıtratına uygun değilse batıl bir akidedir ve batıl bir esastır. Akidenin insan fıtratına uygun olması demek, insan fıtratında var olan acizliği ve düzen sahibi bir yaratıcıya muhtaçlığı kabul eder olması demektir. Diğer bir ifade ile dindarlık içgüdüsüne uygun olması demektir.

İslâm akidesi, insan fıtratında var olan tedeyyünü/ dindarlığı kabul eden tek akli akidedir. Çünkü İslâm akidesinin dışındaki akidelerin dindarlık içgüdüsüne uygunluğu akıl yerine vicdan yoluyla sağlandığı için akli bir akide sayılmaz. Veya akli bir akide olsa dahi insan fıtratına yani dindarlık içgüdüsüne uygun olmaz.

Bu nedenle yalnızca İslâm akidesi doğru akidedir. Sadece İslâm akidesi tefekkür ve meyiller için esas olmaya elverişlidir. Bu nedenle insandaki şahsiyetin, düşüncesi ve meyilleri için esas olarak kabul edeceği akli akideye göre oluşması gerekir. Madem ki İslâm akidesi tek doğru akide ve tek doğru esastır, öyleyse şahsiyet oluşturulurken, İslâmi şahsiyet yani seçkin ve üstün şahsiyet oluşuncaya kadar meyilleri ve düşünceleri için insanın İslâm akidesini tek esas olarak alması gerekir. Dolayısıyla tek bir fertteki İslâmi şahsiyet, düşünce ve meyillerin İslâm akidesi üzerine bina kılınmasıyla oluşur. İslâmi şahsiyet işte böyle oluşur. Ancak bu oluşum sonsuza dek devam edecek bir şahsiyet anlamına gelmeyip sadece şahsiyetin oluştuğu anlamını ifade eder. İslâm akidesi üzerine oturtulan bu şahsiyetin devamlılığı garantili değildir. Çünkü insanın bazen düşüncesinde bazen de eğilimlerinde İslâm akidesinden dönüş olabilir. Bu dönüş, bazen dalalet/İslâm’dan çıkma şeklinde bazen de fasıklık şeklinde görülür. Ferdin İslâmi şahsiyet üzere devam edebilmesi için hayatının her anında düşünce ve meyillerinin İslâm akidesi üzerinde kalmasına dikkat etmek gerekir. Bu şahsiyetin oluşturulmasından sonra “zihniyet”in ve “nefsiyet”in geliştirilmesine çalışılarak şahsiyet geliştirilir. “Nefsiyet”, yaratıcıya ibadet etmek ona itaatla yaklaşmak ve her şeyde bütün meyillerini İslâm akidesi üzere bina kılmaya devam etmekle geliştirilir. “Zihniyet” ise İslâm akidesine göre kurulu fikirleri açıklamak ve İslâm kültürüyle izah etmekle geliştirilir.

Rasulullah (a.s.m)'in de uyguladığı, şahsiyeti oluşturma ve geliştirme metodu budur. Rasulullah (a.s.m), İslâm akidesine çağırarak insanları İslâm’a girmeye çağırıyordu. Müslüman olduklarında ise onlarda bu akideyi kuvvetlendirmeye, fikirlerinin ve meyillerinin bu akide üzerinde olmasına özen gösteriyor ve onlara şöyle diyordu:

“Arzuları benim getirdiğime uygun olmadıkça sizden hiç biriniz iman etmiş sayılmaz.”

“Akletmekte olduğu aklı ben olmadıkça sizden hiç biriniz iman etmiş sayılmaz.”

Kur’an’dan kendisine indirilen Allah’ın ayetlerini onlara açıklıyor, Müslümanlara İslâm ve hükümlerini öğretiyordu. Onun zamanında ona uyma ve onun getirdiklerine göre hareket etme sayesinde peygamberlerin şahsiyetinden sonra kâinatta şahsiyetlerin en üstünü oluşturuldu.

Buradan da anlaşılmaktadır ki fertte, İslâmi şahsiyeti oluşturmada başlangıç noktası, İslâm akidesini yerleştirmek ve ardından da bu akide üzerine düşüncelerini ve meyilleri oturtmaktır. Sonra da itaatları yerine getirmesine ve fikirlerle kültürleşmesine çaba harcanır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Davranış Bozuklukları

Cumartesi, Kasım 5, 2005

Davranış Bozuklukları

Müslümanların bir çoğunda İslâm akidesine ters işler görülmektedir. Yine birçok İslâmi şahsiyette İslâm şahsiyetiyle çelişen davranışlara şahit olunmaktadır. Bazıları İslâm akidesine ters düşen amellerin kişiyi İslâm’dan çıkardığını sanmaktadır. Yine bir Müslümanda dinine bağlı Müslüman sıfatıyla çelişen davranışların görülmesi ile onun İslâmi şahsiyete sahip olmaktan uzaklaştığını zannetmektedirler.

Gerçekte ise, Müslümanda davranış bozukluklarının varlığı onu İslâmi bir şahsiyet sahibi olmaktan çıkarmaz. İnsan bazen mefhumlarını akidesi ile bağlamama gafletine düşebilir. Veya kendisinde var olan mefhumların İslâm akidesi ile veya İslâm şahsiyeti ile çeliştiğini bilmeyebilir. Veya şeytanın ona musallat olmasıyla amellerinden bazılarında kalbi İslâm akidesine karşı katılaşabilir ve böylece bu akideye ters düşen işleri yapabilir. Veya dinine bağlı Müslümanın sıfatlarıyla çelişen ya da Allah’ın emir ve yasaklarına zıt olan hareketleri yapabilir. Ancak bu amellerin hepsini veya bir kısmını yapmakla birlikte düşünceleri ve meyillerine İslâm akidesini esas almaktan ve ona bağlılıktan da vazgeçmemiştir. Bu nedenle böylesi durumlarda kişinin İslâm’dan çıktığını veya İslâm dışı şahsiyete sahip olduğunu söylemek doğru olmaz. Her ne kadar bazı amellerinde asi olsa da İslâm akidesini benimsemeye devam ettiği müddetçe Müslümandır. İslâm akidesini düşünceleri ve meyilleri için esas olarak almaya devam ettikçe bazı davranışlarda fıska düşse de İslâmi şahsiyete sahiptir. Bir takım amellerinde ve davranışlarda hatalar bulunsa da düşünceleri ve meyilleri için İslâm akidesini esas almasına ve İslâm akidesine inanmasına itibar edilir.

Sözle veya amelle İslâm akidesine olan inancını terk etmedikçe Müslüman İslâm’dan çıkmaz. Düşüncelerinde ve meyillerinde İslâm akidesinden uzaklaşmadıkça yani düşüncelerine ve meyillerine İslâm akidesini esas almaktan vazgeçmedikçe İslâm şahsiyetinden çıkmış sayılmaz. Eğer İslâm akidesinden uzaklaşırsa Müslümanlıktan çıkar. Uzaklaşmazsa Müslüman olarak kalır. Bu nedenle, bile bile İslâm akidesini inkâr etmeyen kişi Müslüman sayılır. Böyle bir kişi Müslüman olmakla beraber İslâm şahsiyetine sahip değildir. Çünkü o, İslâm akidesine inanmakla birlikte, düşünceleri ve meyilleri için İslâm akidesini esas almamaktadır. Mefhumların İslâm akidesi ile olan bağlantısı otomatik olmadığından dolayı da mefhum her zaman akideye göre hareket etmez. Bu bağ, kendisinde dönme ve ayrılma kabiliyeti bulunan sosyal bir bağdır. Bunun için Müslümanın bir takım amellerinde Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet ederek asi olması yadırganmamalıdır. Kişi hayattaki davranışı ile akidesi arasındaki bağlantının çeliştiğini görebilir. Bazen insan, çıkarına olduğu hayaline kapılarak bir fiili işler, sonra ise hatasını anlar, pişman olur ve Allah’a döner. Bu şekilde Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet eden kişi, akidenin yokluğu ile itham edilmemelidir. Akidesi ile değil, yalnızca bu davranışı ile kınanması gerekir. Bu nedenle asi veya fasık olan kimse hemen mürted sayılmaz. Sadece isyan ettiği amelinden dolayı asi Müslüman sayılır ve yalnızca o suçundan dolayı cezalandırılır. İslâm akidesine inandıkça da Müslüman olarak kalır. Düşünceleri ve meyilleri için İslâm akidesini esas olarak aldığı, bu esasa herhangi bir zarar gelmediği, İslâm akidesinde şüpheye düşmediği sürece, sadece gaflette bulunması veya bir kere şeytanın aldatmasıyla onun İslâm şahsiyetinden çıktığı söylenemez.

Nitekim Rasulullah (asm) zamanında Sahabelerde bu şekilde bir kaç olay vuku bulmuştur. Sahabeler bazı emir ve yasaklara muhalefet ettikleri halde, muhalefetleri sebebiyle onlar, Müslümanlıklarından dolayı itham edilmediler. Bu davranışlar, onların İslâm şahsiyetine sahip oluşlarını da etkilemedi. Çünkü onlar melek değillerdi. Onlar, diğer insanlar gibiydiler. Masum da değillerdi. Zira onlar peygamber değildiler. Rasulullah (asm)’in, gizlenmesi hususunda çok hırslı olduğu halde Sahabeden Hatıb b. Ebi Beltaa, Rasulullah (asm)’in Kureyşlilerle savaşacağı haberini Kureyş kâfirlerine göndermişti. Rasulullah (asm), bir konu hakkında kendisiyle konuşmakta olan kadına, Fadl b. Abbas’ın şehvetle üst üste baktığını görünce Fadl’ın yüzünü eliyle başka tarafa çevirdi. Rasulullah (asm) kendilerini terk etmeyeceğine dair Ensar’la biatlaştığı halde, Mekke”nin fethedildiği sene Ensar, Rasulullah (asm)’in kendilerini terk edip ehline (Mekke’ye) döneceğini konuşuyorlardı. Huneyn’de ise Sahabenin büyükleri bile savaşın ortasında az bir grupla birlikte Rasulullah (asm)’i bırakarak kaçtılar. Ve daha bunun dışında vuku bulan bir kaç olaydan dolayı Rasulullah (asm) bu suçları işleyenleri Müslüman olmamakla itham etmedi ve bu durum onların İslâmi şahsiyetlerini de etkilemedi.

Sadece bu örnekler, davranışlarda meydana gelebilecek düşüşlerin Müslümanı, İslâm’dan ve İslâm şahsiyetine sahip olmaktan çıkarmayacağına delil olarak yeter.

Ancak bu ifadeler, Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet etmenin mübah olduğu anlamına da gelmez. Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefetin haramlılığı ve keraheti şüphesizdir. İslâm şahsiyetine sahip olmak demek, dinine sımsıkı bağlı Müslüman niteliklerine muhalefet edilebileceği anlamına gelmez. Elbette ki dinine sımsıkı bağlanma özelliği, İslâm şahsiyetini oluşturmak için gereklidir. Müslümanın davranışlarındaki bu hatalar, Müslümanın bir beşer olduğu, İslâmi şahsiyetlerin de melekler değil insanlar olduğunun ifadesidirler. Onlarda meydana gelen sürçmeler cezalandırmaları gereken türden bir suç ise, bu günahları nedeniyle Allah’ın hükmüne göre cezalandırılırlar. Fakat İslâmi şahsiyete sahip olmamakla itham edilemezler.

Önemli olan kişide İslâm akidesinin varlığından, İslâm şahsiyetini oluşturan düşüncelerini ve meyillerini İslâm akidesine göre şekillendirdiğinden emin olmaktır. Temel sağlam olduğu, düşüncesi ve meyilleri İslâm akidesine göre bina edildiği sürece, arasıra görülebilecek yanılgılar veya davranışlarındaki sürçmeler nedeniyle kişi İslâm şahsiyetine sahip olmamakla itham edilemez. Eğer akidesi bozuk olursa, davranışları İslâmi hükümlere göre olsa bile kişi İslâm’dan çıkmış sayılır. Çünkü bu durumda kişi, İslâm akidesinin dışında; ya geleneklere, ya toplumun gidişatına, ya menfaatlarına ya da başka şeylere inanmaktadır. Fakat İslâm akidesine inandığı halde, bina üzerindeki hususlarda dengesizlik olursa, örneğin; davranışlarını çıkarcılık esasına göre yürütürse, veya davranışlarına aklı esas alırsa, o kimse akidesinin selameti açısından Müslüman sayılır. Ancak böyle bir kişi, İslâm davetini taşıyanlardan olsa bile hatta bütün davranışları İslâmi hükümlere uygun olsa bile İslâm şahsiyetine sahip sayılmaz. Çünkü İslâm akidesine inanarak düşüncelerini ve meyillerini İslâm akidesine göre şekillendirmekle insanda İslâm şahsiyeti oluşur. Bu nedenle İslâm’ı sevdikleri, İslâm’ın muzaffer olmasını istedikleri halde düşüncelerini İslâmi düşüncelere ve hükümlere göre değil de, akıllarına veya arzularına göre yürüten kimseleri bu davranışlarından dolayı uyarmak ve sakındırmak gerekir. Bu tür kimseler, İslâmi hükümlerin ve düşüncelerin büyük bir bölümünü bilmelerine ve İslâm akidesinden de çıkmamalarına rağmen bu tür davranışlarının, İslâm şahsiyetine sahip olmaktan onları uzaklaştıracağı hususunda ikaz edilmelidir. İslâm akidesine inanmak, Rasülün getirdiklerine tümüyle, kesin delille sabit olanlara da ayrı ayrı, gönül rızasıyla isteyerek ve teslimiyetle iman etmek anlamına geldiğine dikkat çekmek gerekir. Sadece bilmenin yeterli olmayacağını bilmek gerekir. İslâm’da, kesin delille sabit olan en ufak bir şeyi reddetmek, kişiyi İslâm akidesinden ayırır ve çıkarır. İslâm, iman ve kabullenme yönüyle parçalanmayı kabul etmeyen bir bütündür. Bütünsel bir kabullenmenin dışındaki bir kabul İslâm’da caiz değildir. İslâm’ın bir kısmından vazgeçmek ise küfürdür. Bu nedenle dinin hayattan ve devletten ayrı olduğuna inanmak açık küfürdür. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Doğrusu; Allah’ı ve peygamberini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, bir kısmına inanır, bir kısmını da inkâr ederiz diyerek, bu ikisinin arasında bir yolu tutmak isteyenler; işte onlar gerçekten kâfir olanlardır...." Nisa: 150-151

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

İslâm Akidesi

Cumartesi, Kasım 5, 2005

İslâm Akidesi

Delil ise ya akli olur, ya da nakli olur. Delilin akli veya nakli olup olmadığını, kendisine iman edilmesi istenen konunun vakıası belirlemektedir. Eğer konu, duyu organları ile idrak edilerek hissedilen bir vakıa ise onun delili kesinlikle nakli değil aklidir. Duyu organları ile idrak edilemeyen bir konunun delili ise naklidir. Nakli delilin bizzat kendisini duyu organları hissediyorsa, yani delil özelliğini kazanması hissin algılama alanında bulunmasından alıyorsa, varlığı akli delile dayalı ve iman etmeye elverişli nakli bir delil sayılması gerekir.

İslâm akidesinin iman edilmesini istediği şeyleri inceleyen kimse, Allah’a imanın delilinin akli olduğunu görür. Çünkü Allah’a iman konusu duyularla algılanır ve duyular var olan şeylerin hepsini yaratanın var olduğunu hisleriyle idrak eder. Oysa meleklere imanın delili naklidir. Çünkü meleklerin varlığını duyular idrak etmez. Zira melekler, gerek zatıyla gerekse de ona dalalet edecek bir şeyle idrak alanının dışındadırlar.

Kitaplara iman etmeye gelince, iman edilmesi istenen kitap, Kur’an ise onun delili aklidir. Çünkü Kur’an, duyularla algılanabilmektedir. Mucizeliği de asırlar boyu duyularla idrak edilegelmiştir. Fakat iman edilmesi istenen kitaplar, Kur’an’ın dışındaki Tevrat, İncil ve Zebur gibi, nakli delile dayanan kitaplar ise durum farklıdır. Çünkü bu kitapların Allah’tan geldiği her asırda idrak edilmemiştir. Sadece o kitapları getiren peygamberlerin döneminde Allah’tan geldiği, peygamberlere verilen mucizelerle idrak edilebilmiştir. Nitekim bu mucizeler kendilerine gelen peygamberlerin vakitlerinin bitmesiyle sona ermiştir. Dolayısıyla peygamberlerle birlikte yaşayanlardan sonra gelenler tarafından idrak edilemeyip, bu kitapların Allah tarafından gönderildiği ve peygamberlere indirildiğine dair haberlerin nakli ile bilinmektedir. Bu kitapların her asırda Allah’ın kelamı olduğunu aklen idrak etmemize imkân verecek mucizeleri hissen idrak edemediğimizden dolayı delil, akli değil naklidir.

Bütün peygamberlere iman için de aynı şey söz konusudur. Muhammed (s.a.v.)’in bir şey ile geldiğini yani Kur’an ile geldiğini idrak edebileceğimiz için Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Rasülü olduğunun delili aklidir. Her asırda ve her nesilde bu böyledir. Fakat diğer peygamberlerin, peygamberliğine imanın delili naklidir. Çünkü peygamberlerin peygamber olduğunun delili Allah tarafından onlara verilen mucizelerdir. Bu mucizeleri ise zamanlarının dışındakiler idrak edeme-mektedirler. Onlardan sonra şu ana kadar gelenler ve kıyamete kadar gelecek olanlar da diğer peygamberlerin mucizelerini hissedemezler. Onların peygamberlikleri hissedilen bir delille sabit değildir. Dolayısıyla peygamber olduklarının delili akli değil naklidir. Fakat efendimiz Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin mucizesi halen daha hissedilebilen Kur’an’dır. Dolayısıyla peygamberliğinin delili aklidir.

Kıyamet gününe imanın delili ise naklidir. Çünkü kıyamet günü hissedilememektedir. Onun varlığına delalet eden hissedilebilecek bir şey de yoktur. Akli bir delil bulunmadığı için de kıyamet gününün delili naklidir.

"Kaza ve Kader"in delili ise aklidir. Çünkü kaza, insanın kendisinden kaynaklanan veya cebren insan üzerinde gerçekleşen insanın fiilidir. Bu ise hislerle idrak edilebilen hissedilebilen bir şey olup delili de aklidir. Kader ise insanın ortaya çıkardığı, ateşin yakması, bıçağın kesmesi gibi eşyada bulunan özelliklerdir. Bu özellikler ise duyuların idrak edebildiği hissedilebilir şeylerdir. Öyleyse kaderin delili de aklidir. Bu açıklamalar İslâm akidesine ait delillerin çeşidi açısından yapılan açıklamalardır.

Bunların her birinin delillerini açıklamaya gelince: Allah’ın varlığının delili her şeyde vardır. Hissedilebilen şeylerin varlığı kesindir. Aynı zamanda bunların bir başka şeye muhtaç olması da kesindir. Eşyanın bir yaratıcı tarafından yaratılmış olması da kesindir. Çünkü bunların muhtaç olması, onların yaratılmış olduğu anlamına gelir. Öyleyse onların muhtaç oluşları ezeli olmadıklarına yani bir başlangıçlarının olduğuna delalet eder.

Burada: "Şey", bir başka şeye muhtaçtır, şeyin dışındakilere muhtaç değildir. Şeyler birbirini tamamlamaktadır dolayısıyla da şeylerin tamamı muhtaç değildir" şeklinde bir tez ileri sürülemez. Böyle söylenemez. Çünkü delil, kalem, ibrik, kâğıt gibi belirli şeylerdir. Dolayısıyla da kalem, ibrik veya kâğıt gibi şeylerin burhanı bunların yaratılmış olmalarıdır. Buradan da açığa çıkmaktadır ki kendisine muhtaç olana bakılmaksızın bu şey bizzat kendi varlığı itibari ile başkasına muhtaçtır. Şeyin muhtaç olduğu bu başka varlığın, şeyin dışında bir varlık olduğu his/duyu yoluyla kesinlikle gözlemlenmektedir. Bir şeyin kendisinin dışında başka bir şeye muhtaç olması, onun ezeli olmadığını yani başlangıcının bulunduğunu dolayısıyla da yaratılmış olduğunu gösterir.

Yine burada: "Şey", maddedir. Sonuçta da maddenin dışında bir şeye değil, maddeye muhtaçtır. Kendi kendine muhtaç olmasından dolayı muhtaç değildir’ şeklinde bir tez de ileri sürülemez. Böyle söylenemez, çünkü bir şeyin madde oluşu ve bir başka maddeye muhtaç olduğu kabul edilse bile bu madde de kendisine değil, başka maddeye muhtaçtır. Zira madde, kendiliğinden bir başka maddenin ihtiyacını karşılamaya güç yetiremez. Bir başka maddenin ihtiyacını karşılayabilmesi için maddenin dışında bir şeyin varlığı şarttır. Madde kendisine değil, kendi dışında bir şeye muhtaçtır. Mesela su, buhara dönüşebilmek için sıcaklığa muhtaçtır. Sıcaklığın da su gibi madde olduğunu kabul etsek dahi, sıcaklığın bulunması suyun dönüşüme uğraması için yeterli değildir. Suyun buhar haline gelebilmesi için sıcaklığın belirli bir seviyede olması gerekir. İşte madde olan suyun muhtaç olduğu şey ısının belirli bir oranıdır. Bu oran ise suyun ve ısının dışında yani madenin dışında bir şey tarafından tesbit edilmektedir. Madde bu orana boyun eğmeye zorlanır. Bundan dolayı madde, maddenin dışında belirli bir ısı derecesini tayin edene, yani maddenin dışındakine muhtaçtır. Dolayısıyla da maddenin madde dışında bir varlığa yani maddeyi yaratan bir yaratıcıya muhtaç oluşu kesindir, şüphesizdir. Böylece hissedilen ve idrak edilen bütün şeylerin yaratıcı tarafından yaratıldığı ortaya çıkmaktadır.

Yaratıcının ezeli olması yani başlangıcının olmaması gerekir. Ezeli olmazsa yaratıcı olmaz yaratılmış olur. Yaratıcı olması ise kesinlikle ezeli olmasını gerektirir. Yaratıcı kesinlikle ezelidir. Başlangıcı yoktur. Yaratıcı olabileceği zannedilen şeyler ortaya konulduğunda ya maddenin ya tabiatın ya da Allahu Teâla’nın yaratıcı olduğu ortaya çıkacaktır. Maddenin yaratıcı olması yukarıda sunduğumuz sebeplerden dolayı batıldır, mümkün değildir. Maddenin, bir halden bir başka hale dönüşebilmesi için, maddeye belirli bir oranı tayin edene ihtiyacı vardır ve dolayısıyla madde ezeli değildir. Ezeli olmayan ise yaratıcı olamaz. Tabiatın yaratıcı olması da batıldır. Çünkü tabiat (doğa), şeyler ile bunları düzenleyen nizamın toplamıdır ve kâinatta bulunan herşey de bu nizama uygun olarak yürür.

Bu düzenleme ise otomatik olarak yalnızca düzenin kendisinden gelmez. Çünkü düzenleyici olmadan düzen de olmaz. Düzen, şeylerden de gelmemiştir. Çünkü şeylerin varlığı, otomatik veya zorunlu olarak nizamı oluşturmaz. Şeyleri düzenleyecek bir düzenleyici bulunmaksızın kendi kendilerine de düzen kuramazlar. Düzen, şeylerle nizamların toplamından da meydana gelmez. Çünkü düzenleme, nizam ve şeylerin kendisine boyun eğeceği özel bir durum bulunduğunda ortaya çıkar. Şeylerle beraber nizama ait bu özel durum düzenlemeyi meydana getirir. Özel durum, şeyler ve nizam üzerinde egemen bir durumdur. Düzenleme ancak bu özel duruma göre gerçekleşir. Şeylerin ve nizamın dışında zorla uygulanan bu özel durum ise, ne nizamdan, ne şeylerden ne de bunların toplamından meydana gelmez. Öyleyse düzenleme bunların dışındadır. Tabiatın kendiliğinden hareket edemeyip kendisi dışından zorla konulan özel durumlara göre hareket edebilmesi, tabiatın başkasına muhtaç olduğunu ve başlangıcının bulunduğunu ifade eder. Ezeli olmaması yani başlangıcının bulunması ise tabiatın yaratıcı olmadığını gösterir. Öyleyse yaratıcı kesinlikle ezeli olmalı "başlangıcı olmama" sıfatıyla nitelenmelidir ki bu da Allah Sübhanehu ve Teâla’dır.

Öyleyse Allah’ın varlığı duyu yoluyla idrak edilebilen bir iştir. Çünkü hislerle idrak edilen şeylerin muhtaç oluşları ezeli bir varlığın, yaratıcının gerekliliğine delalet eder. İnsan, bakışlarını Allah’ın yarattıklarına çevirdiğinde, kâinata baktığında, zaman ve mekânı tam anlamıyla kavramaya çalıştığında, hareket halindeki bu alemlere oranla kendisinin gerçekten zerre kadar küçük kaldığını görür. Yine insan, çok sayıdaki bu alemlerin hepsinin belirli yörüngelere ve sabit kurallara göre hareket ettiğini görür. İşte böyle bir idrakla yaratıcının varlığını, tekliğini/vahdaniyetini tamamen kavrar. O’nun gücünü, büyüklüğünü, azametini açıkça görür. Gece ve gündüzün birbirini takip edişini, rüzgârların esmesini, denizlerin, nehirlerin ve gezegenlerin/yıldızların varlığını görerek idrak eden insan için bunlar, ancak Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden apaçık akli delillerdir. Allahu Teâla Kur’an da bu durumu ayetlerle şöyle ifade etmektedir.

"Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları dördürmesinde elbette akleden bir toplum için ayetler (pek çok deliller) vardır." Bakara: 164

"Onlar hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa kendileri midir yaratanları? Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır onlar iyi bilmiyorlar." Tur: 35-36

Allah’ın varlığını idrak eden akıldır ve iman da akıl yoluyla olur. İslâm, iman konusunda aklı kullanmayı farz kılmış olup, Allah Sübhanehu ve Teâla’nın varlığına da akıl hakemdir. Bu nedenle Allah’ın varlığının delili aklidir.

Dünyanın ve maddenin ezeli ve ebedi oluğunu yani başlangıcının ve sonunun bulunmadığını iddia edenler şöyle diyorlar: Evren başkasına muhtaç değildir, bilakis evren, kendi kendine yeter. Çünkü dünyada var olan şeyler maddenin sayısız şekillerinden ibarettir. Dolayısıyla bunların hepsi maddedir. Birbirine muhtaç olması ise maddenin muhtaç olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir şeyin kendisine muhtaç olması, onun muhtaç olduğunu göstermez. Zira madde kendi kendine yeterli olduğu için başkasına muhtaç değildir. Bu nedenle de madde ezelidir, onun başlangıcı yoktur. Çünkü madde, yani evren kendi kendine yeterli olmasından dolayı ezelidir, sonsuzdur ve başkasına da muhtaç değildir.

Böyle bir iddiaya iki açıdan cevap verilir:

1. Dünyada var olan şeyler, ister ayrı ayrı olsunlar isterse hep bir arada bulunsunlar yoktan var etme, yaratma gücüne sahip değillerdir. Yoktan var etmekten ve yaratmaktan aciz olan tek bir şeyi, dışındaki şeyler, bir veya birçok yönden tamamlasalar, eksiğini giderseler dahi hem o hem de onun dışındakiler hep birlikte yaratmaktan ve yoktan var etmekten acizdirler. Yoktan var etmekten ve yaratmaktan aciz oluşu ise apaçık ortadadır. Bu ise onun ezeli olmadığını ifade eder. Çünkü ezeli olanda, yani başlangıcı olmayanda acizlik sıfatının bulunmaması tam tersine yoktan var etme, yaratma gücünün bulunması gerekir. Sonradan ortaya çıkan şeylerin hepsi ona dayanmalı ki ezeli olabilsin. Bu nedenle kâinat, yaratmaktan ve yoktan var etmekten aciz olduğu için ne ezeli olabilir ne de ebedi olabilir. Bir şeyin yoktan var etme gücüne sahip olmaktan yoksun olması onun ezeli olmadığının kesin delilidir.

2. Başkası tarafından ihtiyacı karşılanıncaya kadar, aşmaya güç yetiremediği belli bir orana (kurala, yasaya) gereksinim duyması bir şeyin muhtaç oluşundandır. Bu ifadeyi şu şekilde açıklamak mümkündür:

A B’ye ve B’de C’ye muhtaç ise dolayısıyla C’de A’ya muhtaçtır. Bu muhtaçlık silsile halinde böylece devam eder. Birinin bir başkasına muhtaç olması, onlardan her birinin ezeli olmadığının delilidir. Birbirini tamamlaması veya birinin diğerinin ihtiyacını gidermesi mutlak değil belirli bir oranla sınırlıdır. Yani belirli bir tertibe, düzene göre olur. Tamamlama işlemi ancak bu tertibe göre olur veya madde, bu düzenleme dışına çıkmaktan aciz kalır, çıkamaz. Böylece tamamlanan şey kendi kendini tamamlayamaz. İhtiyacını tek başına karşılayamaz. İhtiyacını ancak, kendisi dışında tesbit edilmiş olana boyun eğmek zorunda bırakıldığı düzene göre giderebilir. Dolayısıyla da hem tamamlanan hem de tamamlayanın her ikisi de ihtiyacı karşılanıncaya kadar belirli düzeni ayarlayana muhtaçtırlar. Bu tertibe aykırı hareket edemezler. Bu düzenleme dışında da ihtiyaç karşılanamaz. Bu nedenle düzene uymak mecburiyetinde olan, düzeni koyana muhtaçtır. Böylece eşyaların tamamı birbirlerini tamamlasalar dahi kendileri dışındaki varlığa muhtaç olmaktan kurtulamazlar. Yani şeyler belirli bir düzeni koyan ve ona boyun eğmeye zorlayana muhtaçtırlar. Örneğin suyun buza dönüşebilmesi için belirli bir ısı derecesine gereksinim vardır.

Burada ise şöyle diyorlar: Su, ısı, ve buz birer maddedirler. Maddenin bir halden bir başka hale dönüşmesinde ihtiyaç yine maddeyedir. Sonuçta madde başkasına değil yine kendisine muhtaç olmaktadır. Oysa gerçek böyle değildir. Su, buz haline gelirken sadece ısıya değil, belirli bir derecedeki ısıya muhtaçtır. Isı bir şeydir. Ancak belirli bir dereceye ulaştığında etki etmesi ise daha başka bir iştir. Bu ise ısıdan başka bir şeydir. Isının etkileyebilmesi, suyun da etkilenebilmesi için ısıya zorla uygulanan oran otomatik olarak "su"dan ileri gelmemektedir. Yoksa su, istediği şekilde etkileyebilirdi. Bu oran ısıdan da kaynaklanmamaktadır. Öyle olsaydı bu sefer de ısı dilediği gibi etkileyebilirdi. Kısacası oran maddenin kendisinden kaynaklanmamaktadır. Aksi takdirde madde, dilediği gibi etkileme ve etkilenme gücüne sahip olurdu. Bu oran elbette ki maddenin dışında belirlenmektedir. Bu durumda da madde, madde üzerinde etki bırakacak ve madde için belirli oranı tesbit edecek olana muhtaç olmuş olur. Bu oran madde dışında bir varlık tarafından tayin edilmektedir. Dolayısıyla madde başkasına muhtaçtır. Öyleyse madde ezeli değildir. Çünkü başlangıcı ve sonu olmayan, başkasına muhtaç olmayan, bütün şeylerin kendisine muhtaç olan varlık demektir. Maddenin başkasına muhtaç olması, maddenin ezeli olmadığının kesin delilidir. Öyleyse madde yaratılmıştır. Kâinata şöyle bir göz atan insan, şeylerin -ister bir yer işgal etsin isterse enerji gibi bir yer işgal etmesin- yoktan var edilmesinin, ancak duyu organları ile algılanabilen şeyler arasında belirli bir düzenin bulunması ile tamamlanabileceğini kavramaktadır. Dolayısıyla bu kâinatta şeyler tarafından yoktan var edilen bir nesne yoktur. Ve yine belirli bir orana boyun eğmeden şeyler tarafından icat etmek de yoktur. Yani bu kâinatta şeyler tarafından yoktan var edilen oransız ve düzensiz olarak yaratılmış birşey yoktur. Bu nedenle de kâinatta var olan ve var edilen bütün şeyler başlangıçsız ve sonsuz değildir.

Var olan şeylere gelince; onların hissedilen ve idrak edilen şeylerden oluştuğu gayet açıktır. Ve yine bu var olan şeylerin kendi iradeleri dışında kendilerine uygulanan belli oranlara boyun eğdikleri de apaçık ortadadır.

Kâinatta var edilen şeylere gelince; onların da yoktan var etmekten aciz oldukları ortadadır. Bu apaçık bellidir. Çünkü bunlar da kendi iradesi dışında kendisine uygulanan belirli düzenlemeye boyun eğmektedirler. Bu düzenleme kendi isteği ile olmamaktadır. Eğer kendi isteği ile olmuş olsaydı düzenlemeyi terk etmeye ve ona boyun eğmemeye kadir olurdu. Bu düzenleme onun dışındadır. Kâinatta duyu organları ile algılanabilen şeylerin acizliği yani kâinatın yoktan var etmekten aciz kalışı kendi dışından gelen belli bir düzenlemeye boyun eğişi kâinatın başlangıçsız ve sonsuz olmadığı, başlangıcı ve sonu olmayanın yaratığı olduğunun delilidir.

Yaratmanın, Ölçü verme ve ölçüye göre şekillendirme anlamına geldiğini söyleyip de yoktan var eden bir yaratıcının varlığını inkâr edenlere gelince: Onların bu sözleri, duyu organlarıyla algılanabilen şeyler ve bunlar üzerine iradeleri dışında konulan belirli düzenlemelerin her ikisinin de yaratıcı olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü ölçü verme ve ölçüye göre şekillendirme duyu organlarıyla algılanabilen şeylerin ve bu şeyin dışından gelen muayyen bir düzenlemenin bulunması ile mümkün olabilir. Yaratmanın ölçme ve verilen ölçüye göre şekillendirme anlamına geldiğini söyleyenlerin bu sözü kesinlikle batıldır. Bu söz batıldır, çünkü muayyen düzen ne şeylerden ne de düzenin kendisindendir. Bu düzen, duyu organlarıyla idrak edilebilen şeylerin dışında, duyu organlarıyla doğrudan doğruya algılanamayan bir varlık tarafından konulmuştur.

Böylece ölçmenin ve verilen ölçüye göre şekillendirmenin yaratıcı olamayacağı açığa çıkar. Çünkü yaratmanın bu şekilde tanımlanması kesinlikle mümkün değildir. Yaratma olayının olabilmesi için duyu organlarıyla algılanabilen şeylere belli bir düzeni koyan, ancak doğrudan doğruya duyu organlarıyla algılanamayan bir şeyin bulunmasını gerektirir. Böylece ölçmenin ve verilen ölçüye göre şekillendirmenin yaratmak olmadığı ve yalnızca da onunla mutlak anlamda yaratmanın yani yoktan yaratmanın tamamlanamayacağı görülmektedir.

Yaratıcı duyu organlarıyla algılanabilen şeyleri yoktan var edemezse yaratıcı olamaz. Çünkü yaratıcı, sadece kendi iradesiyle yaratmaktan aciz olmuş ve yaratacağı şeyle birlikte bir şeye boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu nedenle o, hem acizdir hem de ezeli değildir. Çünkü kendi kendine yaratmaktan aciz kalarak başkasına muhtaç olmuştur. Aciz ve muhtaç ise ezeli olamaz. Üstelik yaratıcı demek, yoktan var eden demektir. Yaratıcı olması demek yaratıcının şeylere değil şeylerin yalnızca O’na dayanması, muhtaç olması demektir. Eğer şeyleri yoktan var etmekten ve şeyler bulunmadan yaratmaktan aciz kalırsa yaratma hususunda şeylere muhtaç olur, şeyler kendisine muhtaç olmaz. Bu ise onun tek başına yaratıcı olmaması bu nedenle de yaratıcı olamaması demektir. Yaratıcının yaratıcı sıfatını kazanabilmesi için şeyleri yoktan var edebilmesi, kudret (güç) ve irade (dilediği gibi hareket edebilme) özelliğine ve bütün şeylerin yalnızca kendisine dayanması özelliğine sahip olması gerekir. Bu nedenle icat etme işleminde yoktan var etme olmalı ki yaratılmış olduğu belli olsun. İcat edenin de yaratıcı olması için elbette ki yoktan icat edebilmesi gerekir.

Meleklere imanının delili ise naklidir. Allahu Teâla ayeti kerimelerde şöyle buyurmaktadır:

"Allah, adaleti ayakta tutarak şehadet etti ki; gerçekten O'ndan başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şahadet ettiler..." Al-i imran:18

"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz 'bir' (iyilik, güzellik) değildir. Lakin 'bir' Allah’a ve ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etmektir..." Bakara: 177

"Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar." Bakara: 285

"Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse uzak bir sapıklığa düşmüş olur." Nisa:136

Kitaplara imanın delili ise, Kur’an-ı Kerim ve diğer semavi kitaplara göre değişir. Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu ve Allah tarafından gönderildiğinin delili aklidir. Çünkü Kur’an, duyu organlarıyla algılanabilmekte ve akıl da onun Allah’tan geldiğini idrak edebilmektedir. Kur’an’ın kelimeleri ve cümleleri Arapçadır. Araplar, Arapça konuştular, Arapçayı şiirde ve şiir dışında nesrin her çeşidinde kullandılar. Sözleri hem kitaplarda yazılıdır, hem de asırlar boyu nesilden nesile ezber yoluyla aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Buna göre Kur’an, ya belağatlı bir Arabın da söyleyebileceği tarzda bir sözdür, ya da Arabın dışında birisinin söylemiş olabileceği farklı bir tarzda söylenmiş bir sözdür. Bu durumda ise Arapça olmasından dolayı Kur’an, ya, benzerini Arapların da söyleyebildği bir sözdür ya da Arapların benzerini kullanmaktan aciz kaldığı bir sözdür. Eğer Araplar Kur’an’ın benzeri bir söz söyleyebilirlerse onun benzerini de getirebilirler. Dolayısıyla da bu söz beşer sözü olur. Dönemin Arapları, Arapçayı fesahatı ve belağatı ile en güzel kullananları olduğu halde Kur’an’ın benzerini getirmekten aciz kaldıklarına göre Kur’an’ın beşer sözü olması da mümkün değildir.

Kur’an-ı ve Arap dilini inceleyenler Kur’an’ın o güne kadar Arapların hiç kullanmadıkları çok özel bir tarzda, üslûpta olduğunu, Kur’an indirilmeden önce ve sonra bile kesinlikle böyle bir üslûbun kullanılmadığını hatta ve hatta hiç kimsenin onu taklit edemediğini ve onun üslubu ile söyleyemediklerini görür. Arapların bu sözü söyleyememeleri ise Kur’an’ın Arapların dışında başkasının sözü olduğuna delildir. Kur’an’ın bütün Araplara meydan okumasına rağmen, Arapların, Kur’an’ın benzerini getirmekten aciz kaldıkları şüphesiz ve kesin bir şekilde tevatüren sabittir. Allahu Teâla onlara şöyle diyor:

"Şayet siz, kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız haydi ona benzer bir sûre de siz getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer sadıklardan iseniz." Bakara: 23

"Yoksa, onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Sadıklardan iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabileceğinizi çağırın." Yunus: 38

"Yoksa, ‘onu kendisi uydurdu mu diyorlar. De ki: Eğer doğru söylüyorsanız haydi onun sûrelerine benzer uydurma on sure getirin, Allah’tan başka çağırabileceğinizi çağırın." Hud: 13

"De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine de onun bir benzerini getiremezler." Isra: 88

Kur’an’ın böyle apaçık meydan okumasına rağmen onlar, Kur’an’ın bir benzerini getiremediklerine göre, Kur’an’ın Allah katından geldiği ve Allah’ın kelamı olduğu da sabittir. Arap olmayanların Kur’an-ı söylemiş olmaları da muhaldır, imkânsızdır, Çünkü Arapça olduğu halde Araplar onun benzerini getirememişlerdir. Muhammed’in Arap ve Araplardan birisi olduğu için Kur’an’ın Muhammed’in sözü olduğu da söylenemez. Arap kavminin acizliği delille ispatlandığına göre Arap kavminden birisi olan Muhammed (s.a.v.)’in de yetersiz kalacağı kesindir.

Her insanın, sözlerin ve cümlelerin anlatımında kullandığı üslûb, yaşadığı dönemde bilinen şeylere veya öncekilerden kendisine aktarılanlara boyun eğer. İnsan, ifadeleri ve anlatım tarzını ancak, yeni hayalleri veya yepyeni manaları ifade ederken yenileyebilir. Daha önce hissetmediği bir şeyi konuşması ise hayaldir. Oysa Kur’an’ın kelimeleri ve cümleleri, cümleleri ifade tarzı, Rasulullah’ın asrında da ondan önceki Arapların döneminde de bilinmemekteydi. Bu nedenle bir beşerin daha önce hissetmediği bir şeyi konuşması hayaldir. Çünkü böyle bir şey aklen de imkânsızdır. Dolayısıyla daha önce asla hissetmediği bir şey olan, lafızları ve cümleleri ile Kur’anî ifade tarzının Muhammed (s.a.v.)'den kaynaklanması da imkânsızdır, muhaldır. Öyleyse Kur’an, Muhammed (s.a.v.)'in Allah katından getirdiği Allah’ın kelamıdır. Kur’an’ın Allah’tan başkasının kelamı olmadığı, Kur’an’ın indiği dönemde de çağımızda da aklen sabittir. Çünkü insanoğlunun benzerini getirmekten aciz kalış mucizesi halen daha geçerlidir. Ve bu mucizeyi şu anda bile bütün dünya hissen idrak etmektedir.

Netice olarak Kur’an, tamamı Arapça bir kitap olduğu için ya Araplardandır ya Muhammed (s.a.v.)'dendir ya da Allah’tandır. Bu üç yerin dışında başka bir yerden olması imkânsızdır. Kur’an’ın Araplardan gelmiş olması gerçeğe aykırıdır. Çünkü Araplar onun bir benzerini getirmekten aciz kaldılar ve bu yetersizliklerini de kabul ettiler. Onların Kur’an’ın bir benzerinin getirmekten aciz kalışları bugün de geçerlidir. Bu ise Kur’an’ın Araplardan olmadığına delalet eder. Öyleyse Kur’an, ya Muhammed (s.a.v.)'dendir, ya da Allah’tandır. Muhammed (s.a.v.)'den olması da gerçeğe aykırıdır. Çünkü her ne kadar dâhi olarak görülse de Muhammed (s.a.v.) de Araptır. Dahi kimsenin de asrının seviyesindeki insanları aşması mümkün değildir. Araplar benzerini getirmekten aciz kaldılarsa Muhammed (s.a.v.) de aciz sayılır. Çünkü Muhammed (s.a.v.) de onlardan biridir. Muhammed (s.a.v.)’den tavatüren rivayet edilen:  "Kim kasten bana yalan isnad ederse (benim söylemediğim birşeyi, benim söylediğimi iddia ederse) cehennemdeki yerini hazırlasın." Kaynak için Tiklayiniz.. hadisi ile Kur’an’ın ayetleri karşılaştırıldığı zaman bu iki ifade arasında hiç bir benzerliğin olmadığı görülür. Bu ise Kur’an’ın Muhammed (s.a.v.)'in sözü olmadığının, Allah’ın kelamı olduğunun delilidir.

Dünyadaki bütün şair, yazar, filozof ve düşünürlerin üslupları başlangıçta zayıftır. Güçlerinin zirvesine doğru ilerlediklerinde ise üsluplarında da yükselme görülür. Bu nedenle güçlü ve zayıf olmalarına göre üsluplar değişir. Ayrıca bazı düşüncelerinde zayıflık, sözlerinde zayıf ve bozuk anlatımlar bulunur. Halbuki Kur’an’ın ilk ayeti olan;  "Yaratan Rabbinin adıyla oku." Alak: 1 ayeti ile, Kur’an’ın son ayeti olan;  "Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Eğer Mü’minler iseniz faizden kalanı bırakın." Nisa: 136 ayeti belağatı, fesahatı, düşüncelerinin yüksekliği ve anlatım gücü ile üslûbunun zirvesindedir. Onda bir tane dahi bozuk ifade, zayıf veya düşük fikir bulunmaz. O, tek parçadır. Toptan ve detaylı olarak üslûbunun tek cümle gibi olması, anlatımları ve manaları değişikliğe uğrayabilen beşer sözü olmadığının delilidir. Kur’an ancak Alemlerin Rabbinin sözüdür.

İslâm’ın iman edilmesini istediği semavi kitaplardan Kur’an’ın durumu budur. Fakat geri kalan semavi kitapların delili akli değil naklidir. Allahu Teâla ayeti kerimelerde şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, Allah’a, peygamberine, indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanın..."  Nisa: 136

"Lakin birr (iyilik); Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eden..."  Bakara: 177

"Sana kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara egemen (Onları geçersiz kılıcı) olarak indirdik..."  Maide: 48

"Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan kitaptır..."  En-am: 92

"Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş değildir. Kendisinden önce gelen kitapları tasdik eder."  Yunus: 37

Peygamberlere imanın deliline gelince: Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’e imanın delili ile diğer peygamberlere imanın delili farklıdır. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğinin delili nakli değil aklidir. Çünkü peygamber olduğunu iddia eden bir kimsenin, Rasül veya Nebi olduğunun delili peygamberliğine delil olarak getirdiği mucizeler ve bu mucizelerle desteklenen şeriatıdır.

Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğinin ve risaletinin delili Kur’an’dır. Zira Kur’an Muhammed (s.a.v.)'in beraberinde getirdiği şeriattır. Kur’an’ın bizzat kendisi mucize olup mucizeliği halen geçerlidir. Buna göre, tevatür yoluyla Kur’an-ı Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği, Allah’ın şeriatı olduğu ve Allah katından geldiği kesindir. Allah’ın şeriatını ise ancak Nebiler ve Rasüller getirir. Bu da Muhammed (s.a.v.)’in Allah tarafından Nebi ve Rasül olduğunun akli delilidir.

Diğer peygamberlerin mucizesi ise yok olup gitti. Şu anda var olan kitaplar ise, aklen Allah’tan olduklarına delil olamazlar. Çünkü bu kitapların Allah’tan geldiğini destekleyen mucizeler şu anda yoktur. Dolayısıyla bu kitaplar efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in dışında diğer peygamberlerin hiç birinin Allah’ın Nebisi ve Rasülü olduğuna delil olmamaktadır. Onların peygamberlikleri ve Rasül oluşları ancak nakli delille sabittir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Peygamberler de, iman edenler de O’na (Rasule) indirilene inandı. Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti..."  Bakara: 285

"Biz Allah’a, bize indirilmiş olana, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilmiş olanlara, Musa’ya, İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerı tarafından verilmiş olanlara iman ettik. Onların hiç birinin arasını diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuşlardanız deyin."  Bakara: 136

Ahiret günü olan Kıyamet gününe imanın delili ise akli değil naklidir. Çünkü kıyamet günü aklen idrak edilemez. Allahu Teâla şöyle demektedir:

"Mekke ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır. Ahirete inananlar buna da inanırlar..."  En-am: 92

"Ahirete inanmayanların kalpleri inkâr edicidir ve onlar büyüklük taslayanlardır."  Nahl: 22

"Ahirete inanmayanlar kötülük örneğidirler."  Nahl: 60

"Ahirete inanmayanlar, onlar için elem verici bir azap hazırladık."  Isra: 10

"Sur’a üfürüldüğünde, yer ile dağlar bir vuruşla birbirine çarpıldığında, işte o gün olan olmuştur. Gök de yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir. Melekler ise onun çevresindedirler ve o gün Rabbinin Arşı’nı, onların da üstünde sekiz tanesi yüklenir. O gün siz huzura alınırsınız. Ve hiçbir şeyiniz gizli kalmaz."  Hakka: 13-18

Rasulullah (s.a.v.) ise şöyle buyurmakta:

"İman, Allah’a meleklerine, kitaplarına, kıyamet gününe, peygamberlerine ve tekrar dirilmeye inanmaktır."  Kaynak için tiklayiniz..

İşte bunlar iman edilmesi istenenlerdir. Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve aynı zamanda da "Kaza ve Kader"e inanmak olmak üzere beştir. Bir kişi bu beş şeyin tamamına ve bunlarla birlikte "Kaza ve Kader"e de iman etmedikçe İslâm’a inanmış sayılmaz ve ona Müslüman olarak itibar edilmez. Çünkü Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanın. Kim, Allah’ı meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür."  Nisa: 136

Kur’an ve hadis bu beş şeye nass teşkil edecek şekilde, her birini ismi ile belirterek, açık ve net şekilde delillendirerek gelmiştir. Bu beş husus dışında, bizzat ismi ve gerçeği belirtilerek açık ve net olarak bu konularda anlatıldığı gibi iman ifadesi geçmedi. Delaleti ve Subutu kat’i olan kesin nasslar sadece bu beş konu hakkında vardır.

Evet, bazı rivayetlerde Cibril hadisinde kader’e iman ifadesi şu şekilde geçmiştir.

"Dedi ki: Kader’e ve onun hayrının ve şerrinin Allah’tan geldiğine inanmandır."  Kaynak için tiklayiniz.. Ancak bu hadis, Haber-i Ahad’dır. Buna ilave olarak da burada kaderden kasıt anlaşılmasında ihtilaf eden "Kaza ve Kader" değil, Allah’ın ilmidir. Bizzat "Kaza ve Kader" şeklinde isimlendirilen ve kavranılmasında birçok ihtilafın söz konusu olduğu "Kaza ve Kader"e iman hakkında ise kesin bir nass gelmemiştir. Ancak "Kaza ve Kader"in içeriğine iman akidedendir ve inanmak da gerekir. Bu isimle ve içerikle sahabe döneminde kesinlikle bilinmemekteydi. Bu isimle kullanıldığına dair de hiçbir sahih nass geçmemiştir. "Kaza ve Kader" kelimesi ancak Tabiin döneminin başlarında meşhur olmuştur. O zamandan beri bilinmekte ve konuşulmaktadır. Onu ortaya çıkaran ve söz konusu yapan, kelamcılardır. Kelam ilmi meydana gelmeden önce yoktu ve bizzat "Kaza ve Kader" ismi ile Hicri birinci asrın sonunda kelamcılarında dışında hiç kimse "Kaza ve Kader" meselesini konuşmadı ve araştırmadı.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kıyamet Gününe İnanmanın Anlamı

Cumartesi, Kasım 5, 2005

Kıyamet Gününe İnanmanın Anlamı

Kıyamet gününe inanmak, yeniden dirilmeye inanmaktır. Kıyamet, dünyadaki bütün yaratıkların yok edildiği bir vakittir. Dünyada olanlar ölürler sonra da Allah ölüleri ve çürümüş bir haldeki kemiklerini diriltir. Dünyada olduğu gibi vücutlarını eski haline getirir ve ruhlarını onlara geri döndürür. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Sonra siz, kıyamet gününde muhakkak diriltileceksiniz." Muminun: 16

"İşte böyle. Muhakkak ki Allah hakkın kendisidir. Doğrusu ölüleri O, diriltir. Ve O, her şeye kadirdir. Kıyamet saati mutlaka gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Ve Allah, kabirlerde olanları diriltecektir." Hacc: 6-7

"Çürümüş kemikleri diriltecek kimdir? De ki: Onları ilk defa yaratan, diriltecektir." Yasin: 78-79

"De ki; Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler, belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır." Vakýa: 49-50

Kıyamet gününe inanmak demek aynı zamanda insanlara kitaplarının verilmesine inanmak demektir. Allahu Teâla şöyle buyurur:

"Her insanın işlediklerini boynuna dolarız. Ve onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız ve kitabını oku deriz." Isra: 13-14

Mu’minlerin kitapları sağ taraflarından verilir. Kâfirlerin kitapları ise sol taraflarından verilir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Kimin de kitabı sağından verilirse; kolayca bir hesap ile muhasebe edilecektir. Ve ailesine de sevinçli olarak dönecektir. Ama kimin de kitabı arkasından verilirse; derhal helakını temenni edecektir. Ve çılgın aleve girecektir." Inşikak: 7-12

"Kitabı solundan verilmiş olana gelince der ki: Keşke kitabım bana verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Malım hiç fayda vermedi bana. Gücüm de yok olup gitti benden. Tutun onu da bağlayın. Sonra cehenneme salın onu. Sonra da onu, boyu yetmiş arşın olan zincire vurun." Hakka: 25-32

Kıyamet gününe iman, cennet ve cehennemin hak olduğuna inanmak demektir. Cennet Allah’ın mü’min kulları için yaratılmış bir yurttur. Kâfirler ebediyen oraya giremezler. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Eni göklerle yer kadar olan cennete koşun. O cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır." Al-i Imran: 133

"Cehennem ehli cennet ehline şöyle seslendiler: Bize biraz su veya Allah’ın size verdiği rızktan gönderin. Onlarda; Doğrusu Allah kâfirlere ikisini de haram etmiştir." A'raf: 50

"Kullarımızdan takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet, işte budur." Meryem: 63

Cehennem ise hiç bir mü’minin içinde ebedi (sonsuz) olarak kalmayacağı, yaratılmış bir yerdir. Allahu Teâla ayette şöyle demektedir:

"Oraya ancak yalanlayıp yüz çevirmiş olan en azgın kişi girecektir. Çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır." Leyl: 15-17

Cehenneme Müslümanlardan büyük günahları, küçük günahlarından ve iyiliklerinden çok olan Allah’ın dilediği kimseler de girecektir. Sonra oradan çıkıp Cennete girerler. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir mevkiye yerleştiririz." Nisa: 31

"Ama kimin de tartıları hafif gelirse, artık onun anası ağlamıştır. Onun ne olduğunu bilir misin sen? O, kızgın bir ateştir." Karia: 8-11

Cennete inanmak, cennetin nimetlerinin hissedilebilir (hayali olmayan) nimetler olduğuna, cennet ehlinin orada yiyip içtiklerine, cinsi arzularını tatmin ettiklerine, giydiklerine ve cennetin nimetlerinden tattıklarına da inanmaktır. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar. Main’den büyük kaplarla, ibrikler ve kadehlerle, ondan baş ağrısına uğratılmayacakları gibi akılları da giderilmez. Beğenecekleri meyveler, içlerinin çektiğinden kuş eti, saklı inciler gibi iri gözlü huriler de hazırlanmıştır. Yapmakta olduklarına karşılık olarak." Vakıa: 17-24

"Onların elbiseleri ipektendir." Hacc: 23

"Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan yapılmış elbiseler vardır, gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir." Insan: 21

"Şüphesiz takvalılar kâfur katılmış dolu bir kâseden içerler. Bu ancak Allah’ın kullarının kana kana içebileceği bir pınardır." Insan: 5-6

"Sabırlarının karşılığı cennet ve oradaki ipeklerdir. Orada tahtlara yaslanırlar, orada ne yakıcı sıcak, ne de dondurucu soğuk görürler. Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır. Çevrelerinde gümüş kaplar ve kâseler dolaştırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onlar ölçüp ölçüp dağıtılır." Insan: 12-16

Ve Kur’an'ın açıkça zikrettiği diğer çeşit nimetler.

Cehenneme inanmak ta, Cehennem azabının hissedilebilir bir azap olduğuna cehennem ehlinin, kaynatılmış irinle, yanmakta olan şiddetli ateşle ve bunların dışında Kur’an'da açıkça zikredilen, zincirler, bukağılar, katran, ateş tabakaları, zakkum yiyeceği, bağırsakları parçalayan kaynamış yağ tortusu gibi çok çeşitli azapla cezalandırılacaklarına inanmaktır. Allahu Teâla bir çok ayette cehennem azabını şöyle ifade etmektedir:

"Onların gömlekleri katrandandır." Ibrahim: 50

"Şüphesiz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve korkunç alevli cehennemi hazırladık." Insan: 4

"Muhakkak ki zakkum ağacı günahkârların yiyeceğidir." Duhan: 43-44

"İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler." Vakıa: 42

"Onlar feryad edip yardım dilediklerinde erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. O ne kötü içecek ve ne kötü duraktır." Kehf: 29

"Kanlı irinden başka yiyecekleri yoktur." Hakka: 36

"Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, derilerini değiştirip yenileyeceğiz." Nisa: 56

"Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler, kendilerinden cehennem ateşi de hafifletilmez." Fatır: 36

"Sonra gerçekten siz ey sapıklar, yalanlayıcılar, muhakkak ki yiyeceksiniz zakkum ağacından. Karınlarınızı dolduracaksınız hep ondan. Üstüne de içeceksiniz o kaynar sudan, susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz." Vakıa: 51-45

"Sabah ve akşam ateşe sunulurlar." Ğafir: 46

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kelamcıların Ortaya Çıkışı ve Metotları

Cumartesi, Kasım 5, 2005

Kelamcıların Ortaya Çıkışı ve Metotları

Müslümanlar İslâm'a, şüpheye yer bırakmayacak şekilde iman ettiler. İmanları o derece kuvvetliydi ki içlerinde İslâm hakkında hiçbir şüphe yoktu. Düşüncelerinde manaları pratik olarak kavramaları dışında, Kur'an ayetlerini asla araştırmadılar. Mantıki neticeler çıkarmak ve varsayımlar icat etmek için de araştırmaya hiç eğilmediler. İslâm davetini bütün insanlara taşıyarak dünyaya açıldılar. Onun uğrunda savaştılar, ülkeleri fethettiler ve kendilerine halklar boyun eğdi.

Hicri birinci asırda İslâmi davet akımları, önüne çıkan her engeli kökünden söküp atıyordu. İslâmi düşünceler insanlara, müslümanların aldıkları gibi apaçık bir anlayış, kesin iman ve müthiş bir uyanıklıkla veriliyordu. Ancak, fethedilen ülkelerde İslâm davetinin taşınması, henüz İslâm'a girmemiş diğer dinden olan kimselerle İslâm'a girmiş kimseler arasında fikri çatışmaya yol açtı. Bu fikri çatışma ise çok şiddetli idi. Diğer dinlerden olan kimseler bazı felsefi düşünceleri bildikleri gibi kendi dinlerinden aldıkları birçok görüşe de sahiptiler. Bunlar şüpheler yayıyorlar ve inançlarla ilgili konularda müslümanlarla mücadele ediyorlardı. Çünkü davet, akide ve akide ile ilgili düşünceler esasına dayanmaktadır. Müslümanların İslâm davetine olan hırsları ve rakiplerine cevap verebilme ihtiyaçları düşmanlarına karşı ellerinde bir silah olması için birçoklarını bazı felsefi düşünceleri öğrenmeye sevk etti.

İslâm davetini taşıma ve muhaliflerine cevap verebilme ihtiyacının yanında onları bazı felsefi düşünceleri öğrenmeye iki faktör sevk etmiştir.

1- Kur'an-ı Kerim, insanları tevhide ve peygamberliğe inanmaya davet etmesinin yanında Peygamber (s.a.v.)'in zamanında yaygın olan dinlerin ve fırkaların önemlilerine de değiniyordu. Onlara cevap verip sözlerini çürütüyordu. Şirkin her çeşidini göstererek cevap veriyordu. Yıldızları ilah olarak kabul eden ve yıldızlara ve putlara tapıp onları Allah'a ortak koşan müşriklere, peygamberliği ve Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini, öldükten sonra dirilip hesap vermeyi inkâr edenlere, İsa (Aleyhisselam)'ı ilah veya Allah'ın oğlu olarak görenlere de cevap veriyordu. Hatta bundan da öte Rasulullah (s.a.v.)'e onlarla mücadele etmeyi emrediyordu.

"Onlarla en güzel şekilde tartış." Nahl: 125

"Ehli kitap ile en güzel şekilde mücadele et." Ankebut: 46

Rasulullah (s.a.v.)'in hayatı müşriklerle, ehli kitapla, bütün kâfirlerle yapılan fikri çatışma ile doludur. Onun hem Mekke'de hem de Medine'de fert fert, toplu olarak ve heyetler halinde kâfirlerle tartıştığı, mücadele ettiğine dair bir çok olay rivayet edilmiştir. Bu açık fikri mücadeleyi müslümanlar, Kur'an ayetlerinden ve Rasulullah (s.a.v.)'in hadislerinden ve davranışlarından okuyorlar ve duyuyorlardı. Bu nedenle de onların başka dinlerden olanlarla tartışmaları ve onlarla fikri çatışmaya girmeleri, mücadele etmeleri doğaldı. Çünkü İslâm dininin hükümleri onları mücadeleye çağırıyordu. Küfürle yapılan çatışmanın ancak fikri çatışma, mücadele ve tartışma ile meydana gelmesi İslâm davetinin tabiatındandır.

Çatışmanın akli açıdan ele alınmasına gelince: Bizzat Kur'an'ın kendisi aklı kullanmaya çağırmış, akli delillerle ve hissedilen burhanlarla gelmişti. Akidesine yapılan çağrıyı da nakle değil ancak akla dayandırdı. Bu nedenle çatışmanın ve mücadelenin akli açıdan yapılması, davetin tabiatı ile vasıflanması elbette ki kaçınılmaz bir şeydi.

2- 'Nistur Hıristiyanları' ve benzerlerinden kaynaklanan din felsefesi ile ilgili konular müslümanlar arasına sızdı. Müslümanlar Aristo mantığını tanıdılar. Bir kısım müslümanlar felsefi kitaplarla tanıştılar. Bir çok felsefi kitap, önce Yunanca'dan Süryanice'ye ardından da Arapçaya tercüme edildi. Daha sonraları ise doğrudan Yunanca'dan Arapçaya tercüme edildi. Felsefi düşüncelerin İslâm dünyasına girmesine de bu tercümeler yardımcı oldu. Bir takım din mensupları özellikle de Hıristiyanlar ve Yahudiler Yunan felsefesi ile silahlandılar. Ülkeye felsefi düşünceleri soktular. Bütün bunlarla İslâm toplumunda felsefi düşünceler yer buldu ve müslümanlar da bu düşünceleri incelemeye koyuldular.

İşte bu iki faktör;

1- İslâm hükümleri ve mücadele hakkındaki İslâmi fikirler,

2- Felsefi düşüncelerin varlığı, müslümanları mücadelelerinde ve tartışmalarında akli ve felsefi düşünceleri araştırmaya, öğrenmeye ve onları malzeme olarak kullanmaya sevk etti. Ancak bunların hepsi kapsamlı bir felsefi çalışma olmayıp, Hıristiyanlara ve Yahudilere cevap vermek için felsefi düşünceler üzerinde yapılan çalışmalardı. Çünkü müslümanlar ancak Yunan filozoflarının düşüncelerini öğrendikten sonra bu yolu kullandılar. Özellikle de mantık ve ilahiyatla ilgili hususları öğrendikten sonra. Böylece İslâm toprakları bütün görüşlerin, dinleri arz olunduğu ve üzerinde tartışmaların yapıldığı bir alan haline geldi. Şüphesiz ki münakaşa, düşünmeyi ve bakmayı gerektirdiği gibi, üzerinde dikkatle durulması gereken çeşitli meselelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Her grup kendince doğru olanları almaya başladı. Bu mücadele ve düşünme, bazı kişilerin tartışma, mücadele ve araştırma konularında yeni metodları icat etmelerinde etkili oldu. Öğrenmiş oldukları felsefi düşünceler, delil getirme metodlarında ve bazı düşüncelerinde onları etkisi altına aldı. Bunların sonucunda da özel bir teknik olarak "Kelam İlmi" meydana geldi. İslâm topraklarında, müslümanlar arasında "Kelamcılar" denen yeni bir grup doğdu.

Kelamcılar, İslâm'ı müdafaa etmeleri, hükümlerini açıklamaları ve Kur'an'ın fikirlerini açıklamaları nedeniyle aslında Kur'an'dan etkilenmişlerdir. Araştırmalarının temeli de Kur'an'dır. Ancak onların, Kur'an'ı savunmak için felsefeyi öğrenmeleri, düşmanlarına karşı felsefe ile silahlanmakla; araştırma, delil getirme ve karar vermede özel bir metoda sahip oldular. Onların kullandıkları bu metod Kur'an'ın, Hadisin ve Sahabenin metoduna ters düştüğü gibi, araştırma, delil getirme ve karar verme konularında, Yunan filozoflarının metoduna da ters düşmekteydi.

Kur'an'ın metoduna muhalefetlerine gelince: Kur'an davette, fıtrata, yaratılış esasına dayanmaktadır. Kur'an bu fıtrata dayandığı gibi, insanlara da fıtratlarına uygun bir şekilde hitap etmiştir. Aynı zamanda da akli esasa dayanmaktadır. Akla dayanmış ve akla hitap etmiştir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki Allah'ı bırakıp ta taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapsa, bunu da ondan kurtaramazlar. İsteyen de istenen de aciz." Hacc: 73

"Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. O, bir atılgan sudan yaratıldı ki, erkek ve kadının beli ile göğüsleri arasından çıkıyor." Tarık: 5-7

"İnsan yiyeceğine bir baksın. Doğrusu suyu bol bol indirdik. Sonra yeryüzünü iyiden iyiye yardık. Oradan taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları, koca koca ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik." Abese: 24-31

"Kendi nefislerinizde de ayetler var. Hala görmez misiniz?" Zariyat: 21

"Yoksa sıkıntıya düşenin çağrısına icabet eden mi?" Neml: 62

İşte böylece Kur'an'ın metodunda; Allah'ın gücünü, ilmini, iradesini, fıtrat ve akıl esasına göre ispat vardır. Bu metod fıtrata uygundur. Her insan bütün benliği ve iç dünyasında Kur'an'a cevap verir, O'nu dinler. Hatta ateist bile O'nu akledebilir ve O'na boyun eğer. Bu metod insanlar arasında eğitimli eğitimsiz, üst/elit tabaka, alt tabaka ayırımı yapmaksızın her insana uygundur.

Sonra içlerinde genellik bulunan ve araştırıcılar için açık olmayan müteşabih ayetler, tafsilatsız ve genel olarak gelmiştir. Müteşabih ayetler, eşyaları icmali bir şekilde kısaca nitelemiş veya bazı olayları dile getirmek için özel bir şekilde gelmişlerdir. Bu ayetler, açıklamaya delil getirmeye ve tafsilata imkân vermemektedir. Okuyucu, müteşabih ayetlerde uyumsuzluk görmediği gibi kelimelerinin delalet ettiği anlamların dışında gerçeğini de kavrayamaz. Bu nedenle bu tür durumlarda illetlendirmeye, delillendirmeye gitmeden her gerçeği olduğu gibi kabul etmek ve her vakıaya olduğu gibi teslimiyet göstermek doğal olandır. Bir kısım ayetler vardır ki, insanın fiillerini nitelendirmesinin yanında zorlamaya delalet etmektedir. Yine bir kısım ayetler de vardır ki, bunlar serbestçe seçime delalet etmektedir. Allahu Teâla bir kısım ayetlerde:

"Allah sizin için kolaylık ister de zorluk istemez." Bakara: 185

"Allah kullarına zulüm dilemez." Ğafir: 31 derken öte taraftan da;

"Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvaffak ederse onun kalbini İslâmiyete açar. Kimi de sapıklık ta bırakmak dilerse kalbini dar ve sıkıntılı kılar." En-am: 125 demekte.

Bir kısım ayetler Allah'a el, yüz isnad eder, Allah'ı göklerin ve yerin nuru şeklinde ifade eder ve O'nun göklerde olduğunu söyler.

"Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz." Mulk: 16

"Melekler sıra sıra dizilir Rabbinin emri geldiğinde." Fecr: 22

"Ancak Rabbinin yüzü bakidir." Rahman: 27

"Allah'ın eli açıktır, dilediği gibi verir." Maide: 64

Yine bir kısım ayetler Allah'ın zatını herhangi bir şeye benzetmekten tenzih eder.

"Hiçbir şey O'nun gibi değildir." Sura: 11

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok ne olurlarsa olsunlar ve nereden bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka onlarla beraberdir." Mücadele: 7

"Haşa O, onların vasıflandırmalarından çok uzaktır, çok yücedir." En-am: 100

Bunlara benzer birbiriyle çelişir gibi görünen ayetler Kur'an'da geçmektedir. Kur'an bu tür ayetleri "Müteşabih Ayetler" olarak isimlendirmiştir. Allahu Teâla bu hususu şöylece açıklamaktadır:

"Ondan bir kısım ayetler muhkemdir ki bunlar Kitabın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir." Al-i Imran: 7

Bu ayetler indiği zaman Rasül (s.a.v.) onları insanlara tebliğ etti. Müslümanlar bu ayetlere iman ettiler ve bütün benlikleri ile onları korudular. Bu ayetler onlarda her hangi bir araştırmaya ve mücadeleye sebep olmadığı gibi bunlar arasında uyumlaştırmayı gerektiren her hangi bir çelişki de görmüyorlardı. Ayetleri vasıflandırdığı şekilde anladılar. Ayetler, onların hayatlarıyla ve nefisleriyle uyum halindeydi. Müteşabih ayetlere inandılar, doğruladılar ve mücmel bir şekilde anladılar, bu kadarı ile yetindiler. Bu ayetlere vakıayı vasfeden ve gerçekleri belirleyen ayetler olarak bakıyorlardı. Bir çok akıllı kimse bu müteşabihlerin detayına dalmayı ve onlar hakkında çekişmeyi hoş karşılamıyor ve bu konuda tafsilata girmenin ve cedelleşmenin İslâm'ın lehine olmadığını görüyorlardı. Anlamı güçleri oranında icmali olarak anlıyorlar ve tafsilata girmiyorlardı.

Rasulullah (s.a.v.)'in zamanında müslümanların Kur'an'ın ayetlerini anlamaları ve Kur'an'ın metodunu kavramaları işte böyleydi. Onlardan sonra Hicri birinci asır bitinceye kadar da bu durum böyle devam etti.

Kelamcıların filozofların metoduna muhalefetlerine gelince: Filozoflar, yalnızca burhanlara güveniyorlardı. Büyük önerme, küçük önerme ve sonuç şeklinde mantıksal burhanlar/deliller oluşturuyorlardı. Eşyalar için "cevher" ve "araz" gibi birtakım terimler ve kelimeler kullanarak oluşturdukları akli problemleri, pratik ve hissi esaslar yerine mantıki esaslar üzerine oturtuyorlardı.

Araştırmada kelamcıların metodu ise bundan başkaydı. Zira Allah'a, Rasülüne ve Rasülünün getirdiklerine inanan kelamcılar, inandıkları bu şeyleri mantıksal akli delillerle ispatlamaya çalışıyorlardı. Daha sonra alemin sonradan yaratıldığını araştırmaya başladılar ve eşyaların sonradan yaratıldığına dair deliller getirmeye koyuldular. Bu konuda derinleştikçe de önlerine yeni yeni konular açıldı. Açılan bu konular ve bunlardan kaynaklanan fer'i konular üzerindeki araştırmalar, sonunda mantığa gelip dayandı. Kelamcılar, Kur'an ayetlerini, kendilerinden öncekilerin metodlarına ve Kur'an'ın sunuş tarzına göre anlamak için araştırmadılar. Onlar Kur'an'a inandılar ve Kur'an'dan anladıklarını ispatlamak için burhanlar getirmeye çalıştılar. Bu değerlendirme Kelamcıların araştırma metodlarının bir yönünü oluşturmaktadır. Araştırmalarının diğer yönünü ise müteşabih ayetlere bakış açıları oluşturmaktadır. Kelamcılar, müteşabih ayetlere, tafsilata girmeksizin topluca iman etmekle yetinmediler. Kendileri bir takım araştırmalardan sonra, "irade" ve "cebr" ayetlerini ve Allah'a cismaniyet ifade eder gibi görünen ayetleri ve aralarında çelişki varmış gibi görünen bütün ayetleri bir araya topladılar. Akıllarını bu ayetler hakkında zorladılar ve kendilerinin dışındakilerin cesaret edemedikleri şeye cesaret ettiler. Bu davranış onları, her meselede reye başvurmaya sevk etti. Belli bir görüşe ulaştıklarında ise, görüşlerine ters gelen ayetleri tevil etmeye başladılar. Tevil, kelamcıların ilk belirgin özellikleridir. Örneğin, yaptıkları araştırma onları Allah'ın mekândan ve yönden münezzeh olduğu sonucuna götürmüşse, Allah'ın semada olduğunu, arşı istila ettiğini ifade eden ayetleri yorumlayarak kendi görüşlerine uydurmak istediler. Eğer araştırmaları, Allah'a yön belirlememe şekilde sonuçlanmışsa bu sefer de, insanların gözleri ile Allah'ı görmesinin mümkün olmadığını söylediler ve insanların Allah'ı göreceği şeklinde geçen haberleri tevil ettiler. Kelamcılarla kendilerinden öncekiler arasındaki en büyük ayırım ve onların en belirgin özellikleri kelimelere taşımadıkları anlamlar yüklemeleri yani tevil yapmalarıdır.

Araştırmada takip edilen bu metod, idrak edebildiklerinde veya edemediklerinde tabiatta bulunanlar hakkında veya tabiat ötesi/metafizik alanda, hissedilebilen ve hissedilemeyen her şeyde akla araştırma hürriyeti vermektedir. Dolayısıyla Kur'an, akla esas alınması gerekirken, akıl, Kur'an için esas alınır hale geldi. Tabi ki bu durumda hem tevil sahası alabildiğine açılabilme imkânına sahip oluyordu hem de kendi görüşlerine göre akla uyan her hangi bir yöne yönelmeleri doğal hale geliyordu. Bu nedenle aralarında çok büyük ihtilaflar doğdu. Bunlardan bir kısmı insanın davranışlarını kendi isteği ile yaptığını kabullenerek "cebr" görüşünü tevil ederken, karşı grup da "cebr" görüşünü ispat etmeye çalışırken "ihtiyar" ile ilgili ayetleri de tevil ediyordu. Bunların dışındaki üçüncü bir grup ise iki grubun görüşlerini yeni bir görüş ile uyumlaştırmaya/uzlaştırmaya çalışıyordu. Bütün "Kelamcılar" iki özellikleri ile tanındılar.

1- Mantığa dayalı 'burhan'lara güvenmek ve hissedilmeyen şeyler üzerine önermeler oluşturmak.

2- Ulaştıkları sonuçlara uymayan ayetleri tevil etmek.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Sonraki Sayfa

Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.